İLHAN AKKURT 19.01.2010   habertaraf.com

Hugo chavez son derece önemli bir tespit yaptı. “Marksist Hıristiyanım. İsa’nın kapitalist olduğunu kim söyleyebilir. İsa hepimizden daha radikaldi. O, zenginin cennete girmesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur diyen kişidir” dedi. Evet bu sözler İsa’ya aittir (Matta-19:23) ve dahası da vardır. “Birincilerin çoğu sonuncu, sonuncuların çoğu birinci olacak. Birinci olmak isteyen ötekilerin hizmetkarı ve kulu olsun. (markos-10:31,43,44)” İsa’ya göre çok malı olan satıp fakirlere dağıtmalı.

Tabi sanırım herkesin aklına hemen Max Weber’in “Protestan ahlakı ve kapitalizm’in ruhu” isimli eseri geldi. Protestan Kalvinistlerin önemli bir iman ilkesi, “Cennete veya cehenneme gitmek kişinin çabasıyla değildir. Tanrı bunları kendi belirler.” Cennete kimlerin gideceği önceden belirlenmiş olsa da, bu belirlenmişliğin işaretleri vardır. Bu işaretler iş hayatındaki başarı ve bunun sonucu olarak da zenginlik. Bu hırsla yola çıkan Protestanlar hızla zenginleştiler ve burjuva sınıfı ortaya çıktı. Weber’de gördü ki Protestan ülkeler, Katoliklerden daha hırslı, Kapitalizmin Ruhu’nu Protestan ahlakına bağladı. Peki bu ilkelerin yukarıda ki İsa’nın sözleriyle bir ilgisi var mı? Tabi ki yok. Zaten bu ilkeler daha çok “Kutsal kitaba dönmeli” diyerek İncil’den fazla Tevrat ve Yahudiliğe dönen Protestan önderlerce üretildi. Çünkü seçilmişlik Yahudiliğe ait bir kavramdır. Gerçekte kapitalizmin temelinde Yahudi seçkinliği vardır. Ne Hz. İsa, ne de Hz. Muhammed secilip yan gelip yatarak, mal biriktirme ile Allaha ulaşılacağını vaaz etmediler. Her bir peygamber keyfi uygulamalarla, insanlara haksızlık ve zulmeden hakim zihniyeti devirmiştir. Ancak ilerleyen zaman içinde peygamberlerin mesajları saptırılıp, unutturularak kalıntıları ya zulmetmeye, ya da hakim zulüm düzene destek olmuşlardır. Sanırım Karl Marks tarafından “Din afyondur” diye söylenmiş bir sözün gerçeği anlaşılmıştır.

Birinci, büyük, güçlü ve hakim olmak insanoğlunun en önemli çıkmazıdır. Nefs ve egodan kaynaklanan bu hırs aslında insan olmanın, yani fıtratın bir gereği. Allah insanı böyle yaratmış. Bu duyguyla insan hayata sarılır, yaşam mücadelesi verir ve ihtiyaçlarını karşılar. Ancak önünde önemli bir sorun var. Dünyada insan tek değil, kendinden başka yaşayan insanlar ve hayatını sürdürdüğü bir düzen var. Yani insanoğlu bu ihtiyaçlarını nasıl karşılayacak, hangi sınırlar içinde kalacak ve nerede duracak. Yoksa dilediği gibi sınırsızca mı davranacak? En önemli sorun bu. İşte din burada devreye giriyor. Gerçek din diyor ki; Seni ve yaşadığın bu düzeni bir yaratan var ve koyduğu ilkeler var. Bu düzeni bozamazsın (Baraka-10) ve keyfince yaşayamazsın. Büyüklenemezsin (İsra-37), başkaları muhtaçken biriktiremezsin (Nahl-71), diğer insanları da düşüneceksin, paylaşacaksın (Haşr-7), birlikte dayanışma içinde olacaksın. Sen bir gaye için yaratıldın ve yaptıklarının hesabını vereceksin. Dünya hayatı kalıcı değildir (Hadid-20). Üstünlük ve büyüklük madden güçlü olmak değil, ancak hakka uygun yaşamaktır (Hucurat-13, Mü’min-82). Tabi bu anlayış biçimi kapitalizme taban tabana zıttır.

Büyüklenmek ve yaradana isyan Şeytani vasıflardandır. Bütün yaratıkları bir hikmet gereği farklı farklı yaratan Allah’tır. Yaradan insanı bütün yaratıklardan üstün tutmuştur. Şeytan kendi yaratılış özelliklerinden dolayı büyüklenerek bu üstünlüğe karşı çıkması Allah’a karşı itaatsizliktir. (Araf-11,12). Yani Allah’ı bilmek yetmiyor. O’na ve kurduğu düzene yakın olmak ve itaat esastır.

İşte daha ilk insanla başlayarak, insanın bu özelliği, onun imtihanı olmaktadır. Gerçekte işleyen kurulu düzenle uyumlu yaşamanın gereğidir. Keyfi davranış insan ve kurulu çevrede kaosa yol açaçaktır. Kimi büyük bilecek, kime itaat edecek. Egosunun doymak bilmez arzularına mı, yoksa Yaradan’a ve dolayısıyla kurduğu düzene mi? İşte insanın en büyük sorunu budur. Eğer hayatını sürdürme çabası, doğal ihtiyaçlarını karşılamaktan öte geçiyorsa, problem başlıyor demektir. Güçlü olmak eğer kontrol edilmezse, önce ölçüsüzce biriktirmek, arkasından diğer insanları kendine zorla da olsa itaatkar kılmak, sonunda dünyaya ve en sonunda da kainata hakim olmak, yani kendini Tanrı yerine koymakla sonuçlanır. Tabi bunlar yapılırken hiçbir hak ve hukuk tanımamak, binlerce insanı köleleştirmek ve katletmek kaçınılmaz olmaktadır. İnsanlık tarihi bu sapkınlıklarla doludur. Aslında kapitalizm 19. yüzyılda kurulmadı. İlk insandan beri hep vardı. 19. asırda kurumsallaştı ve dünyayı saran bir sistem oldu. “İnsan ihtiyaçları sonsuzdu, onları karşılayan vasıtalar sınırlıdır ve her şeyi arz-talep belirler. Asıl itici güç rekabettir ” demek egoizmin bilim diye yutturulmasından başka bir şey değildir. Ne demek “İnsan ihtiyaçları sonsuzdur “ . Bu tam bir “altına hücum” sendromudur. Eğer insanı böyle doymaz bir varlık olarak tanımlarsanız, karşınızda tam bir doymaz bilmez canavar yaratırsınız.

Bu duygular içinde koşuşturan insan doymak bilmez arzularının peşinde koşarken tam bir tüketim delisi olur. Bu insan için büyüklüğün ve gücün ölçüsü sahip olduğu maldır. Dostluklar ve arkadaşlıklar madde ile ölçülür olur. Kişi eşinden ve dostundan ziyade, onun mal ve mevkisini sever. Eğer bunlar bir gün yitirilir ve kendine yük olmaya başlarsa onu terk eder. İnsan kendisine maddi çıkar sağlayacak olanı veya işi düştüğü kimseyi arar. Zayıf olanın elinden tutan olmaz. Böylece gücü eline geçiren, bunu devam ettirmek için her yolu mubah sayar. Herkes güç peşinde koştuğu için herkes birbiriyle yarış içindedir ve rekabet meşrulaşır, toplumu ileri götüren itici güç kabul edilir. İlişkilerde insani dayanışma yok olur, birbirini yok etmeğe dönüşür. Görünürde bu yarışta herkes eşit şartlarda hareket ediyordur. Ancak herkesin eşit şartlarda yarıştığı bir yarışı atlet- sporcu olan, yani güçlü olan kazanacaktır. Çünkü insanlar eşit doğmamıştır. Bu anlayışın sonunda doğal zenginlik ve güç belli ellerde toplanacaktır. Güçsüz olanlar ezilip sömürülecek. İşte bu sonucu gören Marks bir sınıf mücadelesi başlatarak, özel mülkiyeti sınırlamayı ve zenginliğin belirli ellerde toplanmasını önlemeye çalışmıştır. Tabi ki bu anlayış kapitalizme göre daha insanidir. Ancak bu düşünceyi sadece ezilen işçi sınıfına ve sadece sömürüyü yok etmeye dayandırmak önemli bir eksiklikti. İşçi sınıfı bu sistem sayesinde ezilmekten kurtulunca onlarda tüketmek ve lüks yaşamak istemeye başladı. Bu kez komünist sistemin kendisine engel olduğunu gördü ve onu kendi elleriyle yıktı. Midesi hasta olan bir insanın, kullandığı ilaç onu iyileştirdikten sonra, hala bu ilacı ömrünün sonuna kadar kullanmasına gerek kalmamıştı. İş Marks’ın teoride yazdığı gibi yürümedi. Hazır maaş, insanları daha ileriye gitmeyi teşvik edecek dinamiklerin yok olması, bazı adaletsizlikler sistemin sonunu getirdi. Tabi bu ara kapitalizm de bayağı insanileşmiş ve sosyal bir sistem haline dönüşmüştü. Gerçekte işin temelinde hakça düşünceye sahip insan yetişmekten geçmektedir. Büyüklüğü, üstünlüğü tüketim ve mal biriktirmede değil, daha insani erdemlerde gören insan yetiştirmek işin aslıdır. Asıl problem olan Kapitalist dürtü insanın kendi içindedir. Bu önemli gerçek dünyada henüz daha tam anlaşılamamıştır. İşte dinin konusu budur ; insana ilimle birlikte, varoluş gayesini öğretmek ve bu şeytani dürtülerden uzak bir sistem geliştirmek. Kendi egosuna değil çevresini düşünen insan tipine ihtiyaç vardır. Problem sadece Kapitalist sistemden kaynaklanmamaktadır. İnsan problemli ise sistemin adı ne olursa olsun heryerde problem var olacaktır. Problemi çözmek insanı çözmekten geçer.

 
2010-01-19 00:06:54

0 toplam okundu, 0 bugün okundu, son okundu