Dünyamızın milyarca yılda geçirdiği evrelere bakıldığında, en ileri hayat düzeyi olan “CANLI HAYATI” oluşturacak bir tasarıma sahip olduğunu açıkça görürüz. Bir program içinde gelişen kâinat düzeninde, şuursuz maddeden başlayarak oluşan dengeler sonucunda, basit tek hücreden oluşan canlı bir hayat, milyonlarca yıl içinde gelişerek son derece karmaşık canlı varlıkları, en sonunda da insan gibi özgürce hareket edebilen şuurlu bir canlı oluşmuştur. Kâinatın ve hayatın işleyişine baktığımızda birbirine son derece uyum içinde işleyen milyarlarca programın varlığını görmekteyiz. Ve bu milyarlarca programın da canlı hayatı oluşturacak bir yönde tasarlandığı görülmektedir. Bu gelişim bizlere canlı olsun, cansız olsun kâinatta her varlığın  hayat düzeninin sürdürülmesine hizmet ettiğini göstermektedir. Dünya için bu hizmet en kaba tarifiyle, kendi etrafında ve güneşin etrafında dönmesi, mevsimleri oluşturması; su için ; +4°C yoğunluğunun en yüksek olması, diğer maddelerin aksine soğuyup buz olduğunda genleşmesi, yağmur olup yağması, denizlere akması ve canlı hayata faydalı olmasıdır. Böylece hayat birbirine bağımlı bir döngüde süren bir tasarımdır ve bu döngü de son derece karmaşık şuurlu bir programlar sarmalı sayesinde yürümektedir.

 

Şuursuz bir maddeden şuurlu bir canlıya dönüşen bu düzen, Einstein’a “TANRI ZAR ATMAZ ” sözünü söyletmiştir. Bu sözüyle Einstein, bir anlamda ”kâinatta tesadüfe tesadüf edilmez” demektedir. Canlılığı gerçekleştiren programların saklı olduğu 1 gr. DNA molekülünde 1  trilyon CD’lik bilgi varsa, bu tesadüfle izah edilemez. ŞUURLU BİR HEDEFE KÖR TESADÜFLER DEĞİL, ANCAK ŞUURLU BİR YÖNLENDİRMEYLE VARILIR. Hayatı programlayan “yaratıcı bilincin” asıl hedefinin en mükemmel tasarıma sahip bilinçli bir insanı yaratmak olduğu da çok açık ortadadır.  Zaten bu mükemmel tasarıma sahip kâinatı, canlı tabiatı  ve güzellikleri anlayıp değerlendirecek şuurlu biri olmadıktan sonra varlığın ne anlamı olur ki? Bu yüzden yaradılış programı insanın var olmasıyla, varması gereken zirveye ulaşmıştır. Eğer yaradılışda şuurlu bir tasarım gücü ve amaç varsa,  bu var edici gücü ve var oluşun sebebini bilmek, insan için cevaplanması gereken en ana  sorundur ki hayatı bu yaratılış istikametinde düzenleyebilsin. Bir medeniyet kurmak çabasındaki felsefenin ana konusu da aslında budur. Varlığı ve hayatı doğru anlayıp, buna göre  doğru bir hayat anlayışı oluşturmak.

 

Bu konuda önümüzde iki seçenek var. Ya varlık mataryelistlerin iddia ettiği gibi kendiliğinden bir yaradana ihtiyaç olmadan sonsuzdan bu yana vardı, ya da akıllı bir güç tarafından programlanarak yoktan var edildi.  Varlık 14 milyar yıl gibi belli bir zaman diliminde yoktan var olduğu artık kanıtlandığı için birinci şık geçersiz olduğuna göre geriye varlığı yokluktan bir programlar sarmalı ile düzenleyip yaradan gücü bulmak kalıyor.  Tabi maddenin sonsuzluğunu iddia eden mataryelistler şimdide yaratılışı tesadüflere bağlayabilirler. Şu ana kadar varlık âleminde bu gücü fiziksel olarak henüz bulamadık. O’nu şu ana kadar bulamamış olmamız bir yaratıcının yok olduğunu kanıtlamaz. Ancak henüz pozitif bilimlerle varlığının kanıtlarına ulaşamadıksa da, akıl ve sezgi gücümüz bize bir yaratıcının var olmasını gerektiğinin kanıtlarını sunmaktadır. Âlemde var olması gerektiğini akılla bulduğumuz  halde varlığını henüz keşfedemediğimiz  daha birçok şeyler var. Şu an akıl ve sezgi gücümüzle 1632 tane atom altı parçacığın var olması gerektiğini hükmetmemize rağmen, henüz bunlardan 300 küsur tanesinin varlığını kanıtlamış durumdayız. Diğerlerinin varlığını kanıtlayamadığımız için yok olduklarını söyleyemeyiz. Yaradanı  bulamamış olmanın sebebi, O’nu  varlık âleminde arayıp durmamızdır. Acaba yaradan gerçekten bu varlık âleminde mi? Yani ressamı tablonun içinde aramak gibi bir hata  yapmış olmuyor muyuz? Varlığı yoktan var eden, her şey yokken yoklukta var olandır.  Nasıl ki güzel bir resmi yapan ressamı tablonun içinde aramak boşuna ise, yokluktan varlığı çıkaranı da varlığın içinde aramak boşunadır.  Varlığı, varlık âlemi yokken, yoklukta var  eden gücün kendisi, yoklukta da var olandır. Çünkü yokluk bizler gibi maddi varlıklar içindir.

Bu açıdan varlığı yaradan, varlık âleminin dışında olmalıdır ve varlığın kendisi gibi zaman ve mekâna bağlı olmamalıdır. O’nun varlık ve yokluktan, zaman ve mekândan bağımsız, varlığı da, kâinattaki varlıklar gibi bir var edene muhtaç olmayan, ezeli ve ebedi bir güç olması gerekir.  Bu sebeple O, aşkın bir gerçektir. O’nu varlık âleminde aramak boşunadır. Varlığı algılaması beş duyu ve beş duyu ile geliştirilmiş aletlerle sınırlı olan, zaman ve mekâna bağlı, bu yüzden de varlığın dışına çıkamayan insanın, varlığın dışındaki bir şey hakkında gerçek bilgi sahibi olması mümkün görünmemektedir. Çünkü fiziksel bir yapıdaki insanın, fiziksel duyu ve aletlerle, O’na ancak fiziksel âlemde, fiziksel bir mekân ve zaman içindeki bir boyutta  ulaşabilir. Fiziksel bir mekân ve zaman boyutunun dışındaki bir varlığa ise, bu boyutlara mahkûm ve bu boyutların dışına çıkamayan birisi ulaşamaz. Fiziksel varlığın içinden dışına çıkma gücü olmayan birisinin, fiziksel varlığın dışını bilmesi mümkün değildir. O’na ulaşmak ancak bu boyutlara bağımlılıktan kurtulmakla mümkün olabilir. Bu da şu an ancak akıl ve sezgi ile olabilir. Yani varlığın dışında olan Yaradan, varlığın dışına çıkıp onun bilgisine ulaşamayan insan için meçhuldür. Bilinemez. Bu durumda insan, ancak yaratıcıdan varlığa ulaşan etkilere bakarak yaratıcı hakkında akıl yürütüp bilgi sahibi olabilir. Bu da metafizik bir bilgidir. Aşkın sezgi gücü ile ve zorda kalan bir insanın dua gücü ile isteklerine cevap bulabilmesi, insan için kendi fizik alemi dışında, insanı duyan ve ona cevap veren bir gücün varlığına en büyük kanıt olmaktadır.

 

Hal böyle olunca var eden, ancak kendisini insana bildirdiği kadar bilinir. Böylece   O’nun varlık üzerindeki planını, yani varlığın hangi amaçla yaratıldığını, sonunda ne olacağını  ve hedefe doğru progladığını Yaradan bilir. Bu yüzden neden varız, nerden geldik ve nereye gidiyoruz sorularının doğru cevabını, varlık sınırlarının ötesine geçemeyen bilimin ve insan aklının sınırlı imkânlarıyla bulabilmemiz mümkün görünmemektedir. Yani Kant’ın dediği gibi, aslında bırakın varlık âleminin dışını, 5 değil 50 duyumuz da olsa varlığın içini bile tam olarak bilemeyeceğiz. Gerçek bu olunca insan için tek bir seçenek vardır. O da Yaradan’ın bize bu konuda ulaştırılmış doğru bilgisi varsa ona ulaşabilmek. O ancak bu bilgilerin ışığında ve varlık dünyasındaki etkilerinden oluşan  sezgilerimizle bilinebilir. İşte gaybe inanmak beş duyunun gücü ile kendisine ulaşılamıyan gerçeklere inanmak bu olsa gerek. Yani akıl ve sezgi ile varlığının farkına varılana inanamak. Zaten insanlık tarihi boyunca akıl ve sezgi ile bir yaratıcının var olması gerektiği hep kabul edilmiştir. Ancak sorun O’dan bize ulaştırılan bilgilere teslimiyette yaşanmaktadır.   Tanrısal olduğu iddiasındaki metinlerin dünyevi kısmına baktığımızda, ortak insan aklınında  kabul edebileceği hayat ve insanın korunmasına yönelik şeyler olduğu görülür.

0 toplam okundu, 0 bugün okundu, 01.01.1970 son okundu